Lise yıllarımda ağabeyimin şiir kitaplarının arasında bir metin okumuştum acıya ve hasrete dair. Belkide şimdiye kadar okuduğum en doğru tanımdı.
Özlem, acı, aşk, hasret, yalnızlık ve sensizlikle alakalı.

Kıskanırdım bu duyguyu.
Nasıl bu kadar çok sevebiliyorlar,
Nasıl bu kadar bağlı kalabiliyorlar,
Nasıl bu kadar yaşıyorlar sevdiklerinin yüreğinde,
Nasıl bu kadar yaşatabiliyorlar sevdiklerini yüreklerinde?

Nasıl ki bir ana ceylan
Vurulmuş yavrusuna içten yanıyorsa
Ve nasıl ki Teksas’lı bir kız
Almanya’da öleni İstanbul’da arıyorsa
İşte öylesine..

Beyaz yeleli bir atın sırtında
Gece demeden gündüz demeden
Durmadan dinlenmeden koşarak
Azgın denizlerdeki
Kudurmuş dalgalar gibi coşarak
Kokladığın her çiçeği
Yaprak yaprak
Bastığın her adım toprağı
Parmak parmak dolaşarak
Bir gün ben de seni aramaya çıkacağım Nataşa!

Şiirin adı Nataşa, Necati SİYAHKAN isimli bir şaire ait.

Bu şiiri ilk okuduğumda ve sonralarında kendime sorduğum tüm soruların cevabını biliyorum artık.
Acabalarla,
Amalarla,
Fakatlarla,
dolu olan kafam söz dinlemiyor.
Kalbim sadece sen diyor.
Bedenin olmasa da hayalin hep benimle.
Bu da yeter.
Sözlerin çok can yakmış olsa da
Kulaklarımda hep o “Aşkım” diyişin çınlıyor.

Sen, sensizlikten, kendini bununla avutmaya çalışmanın ne demek olduğunu bilemezsin.
Sen, sensizlikten, aklını kaybetmenin eşiğini bilemezsin.
Sen, sensizlikten, gece hayaline sarılıp yatmanın ne olduğunu bilemezsin.
Sen, sensizlikten, sabahların getirmeyeceği “günaydın” mesajı yüzünden, güneşin doğmamasını dilemeyi bilmezsin.
Sen, sensizlikten, sıkışan kalbin durması için edilen duayı bilemezsin.
Sen, sensizlikten, olmadığın dünyanın mezarım olması için ettiğim duayı bilemezsin.

Sen, sensizliğin ne demek olduğunu bilemezsin.

Sen, seni ne kadar sevdiğimi bilemezsin Sol Yanım.

Bir cevap yazın